Dinin Sınırları ve İslâmiyet’in Sınırsızlığı

İnanç, mantıkla örtüşme zorunluluğu olmayan insani bir kavram. Din bu nedenle vazgeçilmez olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor, edecek de. Çünkü insan duygusal bir varlıktır, masallara, özellikle cevabını bilmediği sorulara masallar yaratıp bunlara inanmaya müsait bir canlı.

Cevabını bilmediği kısmı önemli, aksi hâlde binlerce yıl önce gök gürültüsünü, yağmuru, fırtınayı açıklayamayan insanoğlu “Gök Tanrı” diye bir şey uydurmazdı. Bu doğa olaylarının açıklamasını bilim bize verdi, şu andan itibaren Gök Tanrı inancını ısrarla dile getirene en iyi ihtimalle “deli” der geçeriz. Lakin adam bu inancı sadece dile getirmekle kalmaz, “hepiniz Gök Tanrı’ya biat edeceksiniz, yoksa sizi azametiyle perişan eder!” deyip hır çıkarırsa hastaneye kapatılması da kaçınılmaz olur. Keza herkes tek bir cümle kullanır bu kişiye, “Aklını kaçırmış!”

Gök Tanrı tarihin tozlu sayfalarına yerleşti, yanına yanardağ patlamalarını Tanrı’nın öfkesi olarak yorumlayanların, Tanrı’yı mutlu etmek için bakire kurban etmelerini de ekledi, ölümden sonraki hayatta kişinin yoksul kalmaması için kap, kaçak, para, kıyafet ile gömülmesini de.

Yunan Tanrıları ise kısmen daha ilginç ve daha zengin bir inanç sistemi olarak uzun süreler yer etti. En cahilimiz bile konu Yunan Tanrılarından açıldığında, “Ya hakikaten nasıl inanmışlar, yok Ateş Tanrısı, yok Yıldırım Tanrısı filan, şaka gibi…” diyeceği bir konu olarak mitoloji tarihinde yer buldu kendine.

Henüz bizim topraklarda konuşulması ehveni şerden öteye gelemeyen bir İsa mevzumuz da var tabi. Bakire bir kadından doğmuş olan, bununla beraber de Tanrı’nın oğlu olarak hayatta yer eden bir insan İsa. Kısmen Gök Tanrı inancı bile daha “tutarlı atmak” olarak açıklanabilir herhâlde.

Denizi yarmak, ayı ikiye bölmek gibi mucizeler ise adı üstünde mucize. İspatlanması mümkün olmayan; ama ispatlanması da gerekmeyen şeyler işte. Yersen…

Belki biz söyleyemeyeceğiz, göremeyeceğiz; lakin İslamiyet de tarihe, bilime ve zamana boyun eğecek, yukarıdaki örnekler gibi. “6. yüzyılda, Arap yarımadasında bir adam, dağa çıkmış, indikten sonra da Tanrı’nın kendisiyle konuştuğunu söylemiş. Sonrasında ise dev bir inanç sisteminin oluşmasına sebebiyet vermiş. Evet, evet, Tanrı benle konuştu demiş, aynen dağda konuşmuşlar…” Bunlar işin bir yüzü, bir de realiteye bakalım.

Rönesans ve sonrasındaki reform dönemlerinden sonra Hristiyanlık bitti mi? Hayır. İsa’yla, Meryem’le, havarilerle, İncil’in kendisiyle, hatta Tanrı’yla edilen alayın, yapılan aşağılamanın haddi hesabı yokken kiliseler hâlâ her pazar kalabalık mı? Evet. O hâlde ilk paragrafı dillendirelim; inanç, mantıkla örtüşme zorunluluğu olmayan bir kavramdır. İnsan duygusal bir varlıktır. İçini rahatlatmak, iç huzuru sağlamak, kendini motive etmek için gerçekleri değil, yalanları kullanmayı göze alır. Yalanlara inanarak rahatlar. Hristiyanlık, İncil’de yazılan her şeyin didik didik edilip hurafe olduğunun söylenmesine, gerçeklikten yoksunluğunun belagatine rağmen varlığını rahatlıkla sürdürebiliyor olmasını bu güçten alır. Dinler, yaşadığımız bu hayattan, realiteden başka bir huzur sunan inanç sistemleridir. Salt bireyin kafasının karmakarışık olmasıyla amacını yerine getirebilir. Bunun dışına çıkmaya çalıştığı anda bilim ve tarih kafasına sopayla vuracaktır çünkü.

İslamiyet’in ihtiyacı da budur. Bir anayasa, bir yönetim şekli olarak kendini sunmaya devam ettikçe kaybetmeye, kaybettikçe de nefret saçmaya, ölüm peydah etmeye devam edecektir. 6. yüzyılda değiliz, 2017 yılındayız. Ne kadın hakları, ne insan hakları, ne hayvan hakları, ne demokrasi, ne cinsiyet eşitliği, ne cinsel kimlik, ne yönetim şekli, ne miras kavramı, ne astronomi, ne fizik, ne tür çeşitliliği, ne biyoloji, ne botanik, ne insani ilişkiler, ne birey hakları… Hiçbir konunun nasıl olması gerektiğini 1400 yıl önce yazılmış bir kitaba bakarak yapmaya devam edemeyiz. Hiçbiri, şu anki dünyamızı açıklamaya muktedir değil. Olamaz, olması mümkün dahi değil. Hâlâ 1400 yıl önceki verilerde ısrar eden kişi sadece barbar olabilir, “Dünya yuvarlaktır! Hayır düzdür!” zihniyetinin akla uygun algılanması saçmalıktır. Bilim, tarih boyunca en çok kendini yenilemiştir, bunun başka yolu yok. Hiçbir din, bireysellikten bir adım bile genişleyemez bu nedenle. Tehlikelidir, korkunçtur, barbarcadır, akliyetten uzaktır. Bunun ılımlısı, masumu yok.

Şu anda birinin çıkıp “Ben Mesih’im!” dediği anda karşılaşacağı reaksiyon akıl ve ruh hastalıkları hastanesine kapatılmak olacaktır. Çünkü bu deliliktir. Gerçek buysa, bundan 1000 yıl, 10000 yıl, 50000 yıl önceki Mesih’ler ve peygamberlerin ebediyetliği lafügüzaftır.

İstediğinize inanın, içiniz de rahat olsun. Ölümden sonrasını, ruh kavramını, bu koca kainatı yaratanla ilgili herhangi bir şeye inanmaktan vazgeçmeyin. Sorun bu değil. Sorunu bu cümleye kadar anlamadıysanız zaten küfür etmeye başlamışsınızdır bana…

Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi belirtmekten çekinmeyin :)