Bugün Cumhuriyet’in ilanının üzerinden tam 103 yıl geçti. Bir asrı geride bıraktık. Savaşlar, darbeler, ekonomik krizler, siyasi çalkantılar, toplumsal dönüşümler gördük. Kimi zaman ilerledik, kimi zaman geriye gittik. Kimi zaman Cumhuriyet’in bize kazandırdıklarını geliştirdik, kimi zaman da o kazanımların değerini unuttuk.
Ama bugün, 29 Ekim 2026’da, kendimize sormamız gereken önemli bir soru var: Biz, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının bize emanet ettiği Cumhuriyet’e ne kadar sahip çıkabildik?
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca her yıl 29 Ekim’de bayraklarla kutladığımız, marşlar söylediğimiz, sosyal medya hesaplarımızda Atatürk fotoğrafları paylaştığımız bir bayramdan ibaret değil. Cumhuriyet, bu topraklarda yaşayan insanların birer kul olmaktan çıkıp eşit haklara sahip yurttaşlar hâline gelmesinin, egemenliğin bir kişinin ya da ailenin elinden alınarak millete verilmesinin adıdır.
Ve belki de bugün, Cumhuriyet’in ne kadar değerli olduğunu anlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Bir milletin kaderini değiştiren 29 Ekim
29 Ekim 1923’ü yalnızca bir rejim değişikliği olarak değerlendirmek, o gün yaşananların büyüklüğünü anlamamak olur.
Yıllarca süren savaşlardan çıkmış, toprakları işgal edilmiş, kaynakları tükenmiş, insanları yoksullaşmış bir ülke düşünün. Üstelik bu ülke, yüzyıllardır bir hanedanın yönetimi altında yaşamış olsun.
Mustafa Kemal Atatürk ve mücadele arkadaşları, işte böyle bir ortamda yalnızca bir bağımsızlık savaşı kazanmadılar. Aynı zamanda ülkenin geleceğini kökten değiştirecek bir dönüşümün temellerini attılar.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte egemenliğin kaynağı hanedan değil, millet oldu. Ardından gerçekleştirilen devrimlerle hukuk, eğitim, toplumsal yaşam ve devlet yönetimi yeniden şekillendirildi. Kadınların siyasal haklara kavuşması, eğitimde birliğin sağlanması, laik hukuk düzenine geçilmesi ve bilimsel düşüncenin esas alınması, bu dönüşümün en önemli adımlarıydı.
Elbette bütün bu değişimler bir gecede gerçekleşmedi. Cumhuriyet’in ilk yılları da tartışmalardan, eksikliklerden ve yanlışlardan bağımsız değildi. Ancak ortaya konulan hedef açıktı: Çağdaş, bağımsız, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde ilerleyen bir ülke.
Cumhuriyet, bu ülkenin insanlarına kendi geleceklerini belirleme hakkını tanıyan büyük bir tarihsel adımdı.
Cumhuriyet yalnızca sandıktan ibaret değildir
Bugün Cumhuriyet’in değerini anlatırken üzerinde özellikle durmamız gereken bir konu var: Demokrasi.
Bir ülkede seçimlerin yapılması, o ülkenin demokratik bir hukuk devleti olduğu anlamına tek başına gelmez.
Demokrasi; vatandaşın korkmadan konuşabilmesi, gazetecinin özgürce haber yapabilmesi, öğrencinin düşüncesini ifade edebilmesi, insanların barışçıl biçimde protesto hakkını kullanabilmesi ve mahkemelerin siyasi etkilerden bağımsız karar verebilmesidir.
Demokrasi, iktidarın seçimle değişebilmesi kadar, iktidarda bulunanların da hukukla sınırlandırılmasıdır.
Bugünün Türkiye’sine baktığımızda ise üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken sorunlarla karşılaşıyoruz.
Gazetecilerin soruşturmalarla karşı karşıya kalması, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılara ilişkin tartışmalar, yargı bağımsızlığına yönelik eleştiriler, siyasi kutuplaşma ve toplumun farklı kesimlerinin birbirine giderek daha fazla yabancılaşması…
Bunların hiçbirini Cumhuriyet’in temel değerlerinden bağımsız değerlendiremeyiz.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca çoğunluğun yönetme hakkını değil, çoğunluğa katılmayanların da haklarını güvence altına alması gereken bir düzendir.
Bir insanın Cumhuriyet’e bağlılığı, kendisiyle aynı düşünmeyen insanların özgürlüğünü ne kadar savunduğuyla da ölçülmelidir.
Cumhuriyet’i savunmak, yalnızca sevdiğimiz düşüncelerin ifade edilmesini istemek değildir. Hoşumuza gitmeyen düşüncelerin de hukuk sınırları içerisinde özgürce dile getirilebilmesini savunmaktır.
Atatürk’ün 99 yıl önce yaptığı uyarı
Mustafa Kemal Atatürk, 1927 yılında okuduğu Nutuk’un sonunda Türk gençliğine seslenirken şu sözleri kullanmıştı:
“Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Bu cümle, yalnızca gençlere verilmiş tarihsel bir görev değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet’in sonsuza kadar kendiliğinden ayakta kalmayacağını hatırlatan bir uyarıdır.
Atatürk, Gençliğe Hitabesi’nde Cumhuriyet’in yalnızca dışarıdan gelebilecek tehditlerle karşılaşmayacağını da açıkça belirtmişti:
“Memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.”
Bu sözlerin önemi, herhangi bir dönemin iktidarına ya da siyasi partisine yönelik olmamasıdır. Atatürk, devlet yönetiminde bulunan insanların da hata yapabileceğini, kişisel çıkarlarını ülkenin çıkarlarının önüne koyabileceğini ve Cumhuriyet’in geleceğinin yalnızca yöneticilerin iradesine bırakılamayacağını anlatıyordu.
Aradan neredeyse bir asır geçti. Ancak bu uyarı bugün de üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.
Cumhuriyet’e sahip çıkmak, bir siyasi partiyi kayıtsız şartsız desteklemek değildir. Tam tersine, kim iktidarda olursa olsun aynı hukuk, adalet ve demokrasi ilkelerini savunabilmektir.
Devlet ile hükümetin, ülke sevgisi ile iktidara bağlılığın birbirine karıştırılmaması gerekir.
Çünkü hükümetler gelir ve gider. Siyasi partiler kurulur, kapanır, değişir. Yöneticiler görevlerini tamamlar.
Ama Cumhuriyet, bütün bunların üzerinde, millete ait ortak bir değerdir.
Yoksulluk, adalet ve Cumhuriyet’in geleceği
Atatürk, Gençliğe Hitabesi’nde bir başka önemli ihtimale daha dikkat çekmişti:
“Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.”
Bugün bu sözleri okurken ekonomik sorunları görmezden gelmek mümkün değil.
Hayat pahalılığı, barınma güçlüğü, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, gençlerin gelecek kaygısı, emeklilerin geçim mücadelesi ve eğitimde fırsat eşitsizliği, yalnızca ekonomik başlıklar değildir. Bunlar aynı zamanda toplumsal adalet ve Cumhuriyet’in vatandaşlarına sunduğu imkânlarla ilgili meselelerdir.
Bir genç, yıllarca eğitim gördükten sonra emeğinin karşılığını alabileceğine inanmıyorsa; bir emekli yıllarca çalışmasına rağmen temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa; bir çocuk dünyaya geldiği ailenin ekonomik koşulları nedeniyle nitelikli eğitime ulaşamıyorsa, Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık idealinin ne ölçüde hayata geçirildiğini sorgulamamız gerekir.
Cumhuriyet, herkese aynı hayatı vadetmez. Ama herkesin insan onuruna yakışır koşullarda yaşayabilmesi ve kendi geleceğini kurabilmesi için adil fırsatlar sunmayı hedeflemelidir.
Bunun için de yalnızca ekonomik büyüme yeterli değildir. Hukukun üstünlüğüne, liyakate, nitelikli eğitime, üretime, bilime ve kamu kaynaklarının hesap verebilir biçimde kullanılmasına ihtiyaç vardır.
Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca yolları, köprüleri, binaları ya da ekonomik göstergeleri değildir. O ülkenin insanlarının ne kadar özgür, güvende, eğitimli ve umutlu olduğudur.
Laiklik, Cumhuriyet’in vazgeçilmez güvencelerindendir
Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biri de laikliktir.
Laiklik, sanıldığı ya da zaman zaman anlatıldığı gibi din karşıtlığı değildir. Devletin herhangi bir dini inancı ya da inançsızlığı vatandaşlarına dayatmaması, herkesin vicdan özgürlüğünü eşit biçimde korumasıdır.
Bir insanın inanma hakkı ne kadar değerliyse, inanmama hakkı da o kadar değerlidir.
Bir vatandaşın dini inancı nedeniyle ayrımcılığa uğramaması gerektiği gibi, herhangi bir dini inanca sahip olmadığı için de dışlanmaması gerekir.
Devletin görevi insanların neye inanacağını belirlemek değil, herkesin eşit haklara sahip olmasını sağlamaktır.
Bu nedenle laiklik, yalnızca Cumhuriyet tarihinin bir reformu değil, farklı inanç ve dünya görüşlerinden milyonlarca insanın bir arada yaşayabilmesinin temel güvencelerinden biridir.
Cumhuriyet’in gerçek anlamda herkesin Cumhuriyet’i olabilmesi, devletin bütün vatandaşlarına eşit mesafede durabilmesine bağlıdır.
Cumhuriyet’i sevmek, yanlışları görmezden gelmek değildir
Belki de bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz düşünce budur.
Bir ülkeyi sevmek, o ülkede yaşanan bütün yanlışları savunmak anlamına gelmez.
Aksine, ülkesinin daha adil, daha özgür, daha çağdaş ve daha yaşanabilir olmasını isteyen insanların yanlışları dile getirmesi, toplumsal ilerlemenin önemli koşullarından biridir.
Cumhuriyet’i gerçekten sahiplenmek, yalnızca geçmişte elde edilen başarılarla övünmek değil, bugünün eksikliklerini gidermek için sorumluluk almaktır.
Atatürk’ü sevmek de yalnızca fotoğraflarını duvarlara asmak, sözlerini ezberlemek ya da belirli günlerde anmakla sınırlı kalmamalıdır.
Onun akla, bilime, eğitime, bağımsızlığa ve çağdaşlaşmaya verdiği önemi anlayabilmek; gerektiğinde kendi düşüncelerimizi bile sorgulayabilmek gerekir.
Çünkü Cumhuriyet’in geleceği, geçmişi tekrar etmekle değil, geçmişten aldığımız mirası geliştirerek mümkün olacaktır.
Atatürk’ün bıraktığı mirasa sahip çıkmanın en anlamlı yollarından biri, onun kurduğu Cumhuriyet’i kendi dönemimizin ihtiyaçlarına göre daha ileriye taşıyabilmektir.
103 yıl sonra bize düşen görev
Bugün, 29 Ekim 2026.
Cumhuriyet 103 yaşında.
Bundan 103 yıl önce, savaşlardan yorgun düşmüş bir milletin önünde yeni bir gelecek açıldı. O geleceğin nasıl şekilleneceği ise sonraki kuşakların sorumluluğuna bırakıldı.
Bugün bizler de o kuşaklardan biriyiz.
Cumhuriyet’in bütün sorunlarımızı kendiliğinden çözmesini bekleyemeyiz. Onu koruyacak, geliştirecek ve gelecek nesillere daha güçlü biçimde aktaracak olanlar yine bu ülkenin insanlarıdır.
Bunun yolu da birbirimizi düşman olarak görmekten değil, farklılıklarımızla birlikte eşit yurttaşlar olduğumuzu hatırlamaktan geçiyor.
Hukukun üstünlüğünü savunmaktan, adaletsizlik karşısında sessiz kalmamaktan, çocuklara sorgulamayı öğretmekten, gençlerin umutlarını bu ülkede gerçekleştirebilecekleri koşulları oluşturmaktan geçiyor.
Cumhuriyet’i yalnızca geçmişin bir başarısı olarak değil, geleceğe karşı taşıdığımız bir sorumluluk olarak görmek zorundayız.
Atatürk, Gençliğe Hitabesi’ni şu sözlerle bitiriyordu:
“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
Bu sözleri yalnızca bir cesaret çağrısı olarak değil, Cumhuriyet’in geleceğine sahip çıkma sorumluluğunun hatırlatılması olarak da okumalıyız.
Çünkü hiçbir kazanım, yalnızca geçmişte elde edildiği için sonsuza kadar güvence altında değildir. Özgürlük de adalet de demokrasi de korunmaya ve geliştirilmeye ihtiyaç duyar.
Cumhuriyet’i kaybetmenin ne anlama geleceğini öğrenmek için onu kaybetmeyi beklememeliyiz.
Bugün bize düşen, Cumhuriyet’in değerini yalnızca yıldönümlerinde hatırlamak değil, yılın her günü onun temel ilkelerine sahip çıkmaktır.
Cumhuriyet’in 103. yılında başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu ülkenin bağımsızlığı ve geleceği için mücadele eden herkesi saygı ve minnetle anıyorum.
Ve diliyorum ki Cumhuriyet’in 104. yılında, bugün dile getirdiğimiz sorunların bir kısmını geride bırakmış, özgürlüklerin ve adaletin daha güçlü olduğu, gençlerin geleceğe umutla baktığı bir Türkiye’de buluşalım.
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.
Yaşasın Cumhuriyet! 🇹🇷
Önder Durmuş Önder'in Odası