Müge Anlı İle Tatlı Sert

Müge Anlı’yla her fikrim uyuşmuyor, her yaptığını her sözünü onaylamıyorum. Mesela “Eşimi sevmiyorum” diyen kadına toplumumuzun en yaygın problemlerinden olan evlilik içi tecavüzü göz ardı ederek “Sevmeden 4 çocuk yapmışsın bir de sevsen ohoo” gibi bir laf etmesini, arada yaptığı bu tarz gafları onaylamıyorum; lakin, özellikle sosyologların ve sosyolojiyle ilgili direkt ya da disiplinler arası çalışan herkesin bu programı izlemesini tavsiye ediyorum. Halk tam olarak Müge Anlı’nın stüdyosunda, Rahmi Bey’in yanında oturuyor.

2.5 senedir, evde olduğum her sabah mutlaka Müge Anlı’yı izliyorum, bugüne dek neler görmedim ki: Kimin kimin karısıyla/kocasıyla münasebeti olduğunu stüdyodaki üç yüksek eğitimli kişinin çözemediği köyler, eniştesiyle kaçan kızlar, geliniyle ilişki yaşayan kayınpederler (Ali Yaşar Çam), kayınbiraderiyle yaşadığı ilişkiyi öğrendi diye kayınpederini öldürüp baraja atan tülbentli basma etekli kadınlar, para karşılığı birlikte olduğu kadının oğlunu (Muhammed Fırtına) buna şahit oldu diye öldürüp tarlaya atan adam ve oğlunun cesedinin yerini bildiği hâlde stüdyoya gelip ağlayan, gözüne kalem çeken anne (Dilber Fırtına), anneannesine (Ümmügülsüm Helete) tecavüz edip cesedini ormana atan torun ve bu torunu hapse attırdılar diye kardeşlerine beddualar eden annesi, abisinin üst komşusunu ve 2 küçük çocuğunu uyuşturucu parası için öldüren tipler, en yakın arkadaşını içki masasında öldürüp hiçbir şey olmamış gibi cenazesine giden adamlar, karısını öldürüp apartman boşluğuna atan imam, çocuğunu çocuğu olmayan kardeşine satıp sonra 20 bin TL borç vermedi diye geri isteyenler, “Portakaldan muska çıkarıyorum” diyene akraba evliliğinden dolayı sakat doğan çocuğunun ameliyat parasını sorgusuz sualsiz verenler, yıllar önce kaybolan çocuğu Müge Anlı’ya ailesini aramaya çıkınca gelip çocuğun ağzını burnunu hayvan pazarından davar alır gibi kontrol eden baba, Aydın’da yaşayıp oğullarına Ağrı’dan başlık parasıyla kız alma vaadiyle 50 bin lira dolandırılan aileler, işçi olarak gittiği ülkede hamile bıraktığı yabancı kadınları bir daha asla arayıp sormayan herifler, onların Türkiye’deki akrabalarını bulmaya gelen yarı Alman/Hollandalı/Fransız çocuklarının Kayseri’den gelen ve kemerine telefon kılıfı takılı abileriyle, hepsi türbanlı ablalarıyla kavuşma anları, daha neler neler. şuraya yazdıklarım bu programda işlenenlerin 100’de 5’i değildir inanın.

Bir Çam ailesi var mesela, onları dünyanın en iyi 3 üniversitesinden seçilen bir ekip incelemeli. Amerika’da olsa filmleri, belgeselleri, American Horror Story Çam Family diye dizi sezonları çekilir haklarında. Eşi benzeri çok az olan travmatik, mide bulandırıcı, hastalıklı bir sapık aile vakası. Büyük şehrin gece hayatının en hareketli olduğu alanında bu vakayı büyük ekranlardan izletsen o sırada bu programa konu olan tiplerin içiyorlar, flört ediyorlar, eğleniyorlar diye “Ahlagsızlarr Allahsızlarr” diyeceği insanlar şok geçirerek evlerine dönerler.

İçtenlikle söylüyorum ki çoğunuzun İstanbul’dan kaçıp gitmek istediği küçük yerlerin %95’inden nefret ederim. Çünkü (bu dediğimi biraz düşünün) en kalabalık metropolün en kalabalık noktasında küçük yerde olduğunuzdan daha fazla güvendesiniz farkında olmasanız da.

Georg Simmel’a göre toplum, etkileşimle birbirine bağlı bireylerdir. Birey sayısı bu etkileşimin negatifliğini, pozitifliğini ve katmanlarını belirler. Bugün Himmet Aktürk vakasını düşünürken Simmel’ı aklıma getirdim sık sık. Mahallelinin “Aramızda para toplayıp Müge Anlı’ya dava açacağız” demeye varan öfkeli tepkisini, insanları hizada tutan şeyin içten mi geldiğini yoksa blase kavramı mı olduğunu… Simmel dedikten sonra kendi fikrimi onunkinin ardından söylemem bana da abes gelse de uzunca bir zamandır kentleşmenin beşeri insana çeviren şey olduğunu düşünüyorum, burada da “Her beşer insan değildir” diyen Ali Şeriati’ye yine saygı duyuyorum.

Yazacaklarım için neden böyle dolambaçlı bir yol izledim? Çünkü herkes “İnanamıyorum! Nasıl olur? Nasıl yapar? Nasıl söyler?” demeden biraz düşünsün istiyorum.
İnanın arkadaşlar, mahalle denen küçücük birimden niceliği dünyadan daha büyük kötülükler çıkabileceğine, bir adamın 3.5 yaşındaki bir çocuğa cinsel saldırıda bulunup sonra öldürebileceğine, yarım akıllı ve gariban görünenlerin gayet planlı programlı katiller olabileceğine, bir mahalle dolusu insanın bu kişiyi korumak için sıraya dizilebileceğine, Müge Anlı gibi tampon kurumların gerçek kurumlardan daha işlevsel olabileceğine, meşgalesizlik ve cehaletin kimyasal silahtan bile daha çok can alabileceğine inanın. Bu dünyada ayakta kalmak hiç kolay değil, lütfen naifliğinizi tamamen bırakmasanız da bir gömlek gibi katlayıp kenara koyun. Her gün değil ara sıra üstünüze geçirin.

Tekrar küçük yere ve paylaşılmış, hasır altı edilmiş kötülüklere dönüyorum. Belirttiğim gibi, ben ne kasabaları, ne de köyleri belli başlı lokasyonlarda hatta belli başlı topluluklara ait olmadıkları müddetçe hiç sevmem. Çünkü kasaba dediğimiz yer, şehirle köyün arasında bir yerlerde, ekonomisinin çoğu içsel, işi az, kadın istihdamı yerlerde, özellikle bizimki gibi mazoşist muhafazakar, yani kendi yaratmadığı bir kültürü devrişerek acı veren bir muhafazakarlık içinde kalmış toplumlarda hasetliğin, dedikodunun, fitneciliğin gırla gittiği, çok fazla boş vakitten kalan enerjinin bir Alman kasabası gibi hobilerle sporla atılamadığı için sapıklığa dönüştüğü, cinsel gerilimin akşamları yakılan sobalardan çıkan is kokusu gibi havada öylece durduğu bir gayya kuyusudur. Onları daha da delirten muhafazakarlık maskesi altında büyük şehirde işle güçle trafikle uğraşan insanların aklının ucundan geçmeyecek aksiyonları göze alabilirler. Senin “Ah benim saf masum gözlemeci teyzem” diye duygusal belgeselci gibi naif hisler beslediğin teyze, kocası namazdayken dükkanda duran akraba çocuğuyla iş pişirebilir. Öğlen kahvede oyun oynayan torun torba sahibi amca gece makatına hıyar soktuğu için çocukları tarafından apar topar ilçeden uzak bir hastaneye götürülebilir. Hiçbir maddi güvencesi olmayan, tek umudu bir markette asgari ücretle iş bulması için dualar ettiği oğlu olan bir kadın, oğlunun kızını taciz etmesine, hatta tecavüze kadar gitmesine kaya gibi bir sükunetle göz yumabilir; çünkü ileride yatalak olunca el evine giden kızı değil, oğlunun getirdiği gelin bakacaktır ona. Adi bir suçlu, pek çok kasabalı tarafından korunabilir, çünkü belki o da başkalarının adi suçlarını biliyordur, mesela iki ev ötedeki kadının üç ev berideki adamla kırıştırdığını, yan evdeki herifin karısına her akşam döverek tecavüz ettiğini, kahvedeki Ali’nin mahalledeki küçük çocuklara çeşitli el şakaları yaptığını, o derme çatma evlerdeki kendi yağlarında kavrulan insanlar manzarasının aslında bir cılk yara olduğunu…

Bakışlarında bile bir fütursuzluk vardır bu insanların. Dejenere şehirlilerin 3 saniyeden fazla gözgöze gelmekten tedirginlik duyacakları yabancı kadınlara uzun uzun, hiçbir mimikleri kıpırdamaksızın, ağızları yarı açık bakabilirler. Bundan rahatsızlık duymazlar. Büyük şehrin sosyal kurallarının ehlileştiriciliğinden uzak oldukları için çekinceleri pek yoktur. Her an “cıs” olabileceklerini düşünmediklerinden davranışlarının sonucunu pek düşünmezler. Yazının Manas Destanı’na evrilmemesi için söylemek istediklerimin kalanını söylemek adına sözü Şükrü Erbaş’a bırakıyorum, lütfen şiirin ismine takılmadan okuyun:

[att_container type=”toggle”] [att_element title=”Köylüleri niçin öldürmeliyiz?”] Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden düşünemezler…
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
Karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
Adım başı pınar olsa da köylerinde temiz giyinmez ve her zaman bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştirmezler
Evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
Birgün olsun dişlerini fırçalamaz ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında (bu da tuhaftır) ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
Dindardırlar ahret korkusu içinde ama bir kadının topuklarından memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez şehre giderler!…

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar.
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır.
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kabuğu altında yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse karılarından en az on adım önde yürürler.
Ve bir erkeklik işareti olarak onları herkesin ortasında azarlarlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar.
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara,
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden,
Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
Yoksulluktan kıvrandıkları hâlde, şükür içinde bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki zengin akrabalarından sözederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre yollara tükürürler.
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
(bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa)
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede.
Bir ülkenin geleceği küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
Zamanın derin ırmakları önünde…

Köylüleri söyleyin nasıl?
Nasıl kurtaralım?
[/att_element] [/att_container]

 

Bu kısma sadece şunu eklemek istiyorum, bazen insanlar kendi maruz kaldıkları pislikler ortaya çıkmasın diye pisliği yapanı savunabilirler. Çünkü tacize uğramak taciz etmekten, tecavüze uğramak tecavüz etmekten, dayak yemek (yani dayağı hak etmek) dayak atmaktan daha kötü görünür ahlakı içinden üretmeyip dev bir hap gibi dışarıdan alıp yutmaya çalışırken boğazına takılan toplumlarda. Bir kez tacize uğrayan kişi korunup kollanacağı yerde kamusal bir tecavüz nesnesine dönüşebilir. (bkz: Tecavüz rezaletini baba ortaya çıkardı) Himmet’i ölümüne savunan mahalleliye bir de bu gözle bakmanızı tavsiye ederim.

Himmet Aktürk’ün itirafını sabah canlı yayında izledim. Buraya kadar okuyanların tahmin edeceği üzere bu olay beni sizi ettiği kadar şok etmese de tüm günümün içine sıçtı. İşlerime dikkatimi veremedim. İçim yeme içme almadı. Ama Himmet adlı sapık Irmak’a tecavüz edip öldürdükten, cesedini bir çöp konteynerının içine bıraktıktan sonra bakkala uğrayıp sucuk alıp pişirimiş ve yemiş. Sanıyorum yazdıklarım biraz daha anlamlanmıştır. Geri dönüp çöpe bıraktığı çuvalı aldıktan sonra 3 km ötedeki bir bağa gömmüş. Son derece soğuk kanlı ve planlı. İtirafının son aşamasında bile kendini değil hâlâ parasını alıp onunla birlikte olmayan kadınları, aslında onunla birlikte olmayan tüm kadınları suçlamasından toplumdaki uç erilliği ve suçunu kabullenmediği için eğer dışarı çıkarsa aynı suçu bir daha işleyeceğini net olarak görebilirsiniz. Yeri gelmişken, bu “Kadınlar şöyle şöyle, o yüzden blablabla” diye kendi hakaretlerini, kendisinin ya da başka bir erkeğin yaptığı tacizi, kaba davranışlarını aklamaya çalışmak size de hep okuduğunuz bir yerden, mesela bir web sitesinden tanıdık geliyor mu?

Irmak’a çok üzüldüm, hayatının detaylarına bakınca üzüntüm azaba döndü. 28 yaşındaki aşırı çaresiz ve babasından dayak yiyen annesi, dedesi yaşındaki babası, babasının stüdyoya gelirken bu kış günü çorap üstü sandalet giymesi, fakirin fakire ettiğini kimsenin edemeyeceğini ispatlarcasına gariban aileye yüklenen mahalleli, yazları Irmak’ın ayağında çıkan ve yürümesine engel olan yaralar, doğru dürüst bir fotoğrafının bile olmaması, olanlardan da bakımsızlığının, garibanlığının bir çift göz olup sanki direkt bize bakması, o sapık tarafından kaçırılırken son sözünün “Anne” olması… Çileli kısacık ömrünün aklımızın alamayacağı acılar içinde son bulması, az önce bağda bulunan ayakkabısı. Gitmiyor gözümün önünden…

Şunu da eklemeden geçemeyeceğim, Suriyeli göçmenler durmadan ürüyor, insanlar bunu eleştirince başka insanlar “Ama savaştan sonra var olma psikolojisi”, “Sana mı soracaklar?” gibi argümanlarla eleştirenlere kızıyor, insanlar birbiriyle ağız dalaşına girerken her gün 3 yaşını belki de doldurmayan Suriyeli nice bebek sokağa düşüyor, bir metrobüsten diğerine atlıyor. Bu çocuklarla ilgili birincil endişem ne ileride birer suç makinasına dönecekleri, ne de toplu taşımada verdikleri rahatsızlık. İlk endişem sokaklarda her gün uğradıkları gizli tacizler. Mendil, kıvır zıvır satmaya çalışırken kimler bu çocukların nerelerine elliyor, kuytularda rastlayınca nelere maruz kalıyorlar düşünmek bile istemiyorum ama ben düşünmeyince kötülük yok olmuyor.

İzleyin arkadaşlar. Sosyoloji çalışanlar, küçük yer ve kasabalı algısı ramazan temalı reklamlarda gördüğü bir avluda hazır çorba kaşıklayan 5 aileden ibaret olan beyaz yakalılar, gerçekten tavsiye ediyorum. Müge Abla’yı da baya takdir ediyorum bu arada, işine emek veriyor, kişisel şovuna çevirmiyor, kendini geliştirmeye çalışıyor. 3 gün önce kaçırılan başka bir kız çocuğu Hatice Kübra bugün Müge Anlı’nın Himmet’i nasıl öttürdüğünü gösteren yayından sonra jet hızıyla ailesinin kapısına geri bırakılmış, bu gerçekten başarıdır. Akşam haberlerde gördüm, mahalleli davul zurna getirmiş, Hatice Kübra bulunduğu için göbek atıyorlar, yarın bir gün o oynayanlardan birinin benzer bir suça karışma potansiyelini ben biliyorum, bence Müge Anlı da biliyor…

Buna da bakabilirsiniz

“Çok acı var dayanamıyorum…”

Başlıktaki sözler dün yazdığım “Vicdan Filmleri – Dicle” yazısında da bahsettiğim Sabancı Üniversitesi Sanat ve …

Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi belirtmekten çekinmeyin :)