Mehmet Hoca (Optik Başkan)

Nihayet tayin olmuştu. Beklediği gün gelmişti işte. Girecekti sınıfına, öğrencileriyle tanışacaktı. Belki yabancılayabilirlerdi bücürler. Rahatsızlığı nedeniyle mesleği bırakan Aysel hoca hanımın yerine girecekti derslere. Heyecanla ilk İstiklâl Marşı’nı okurken bir yandan da afacanları süzüyordu. En arka sırada bir ufaklığın hazır olda durmayıp ellerini pençe gibi havaya kaldırdığını gördü. Gözleri hariç yüzü siyah-beyaz bir kaşkolla kaplanmıştı. Birden içi ısındı bu çakır gözlü çocuğa. Bir zamanlar kendi de böyle gezerdi semtte, ama işte öğretmen olmuş kader onu buralara sürüklemişti…

Tören bitti, girdi ilk dersini vereceği 5-B sınıfına heyecanla…

– Günaydın!
– Sağ ol!
– Oturun…

Bir sessizlik çöktü sınıfa. Öğrencilerine göz gezdiriyordu. Derken müthiş bir şey oldu. Az önceki çakır gözlü çocukla yine kesişti gözleri, içi sevinçle doldu… Hemen kontağa geçmek istedi onunla. İlk ders tanışmaya ayrılacaktı. Önlerden bir çocuğa verdi ilk sözü…

– Adın?
– Serdar öğretmenim…
– Baban ne iş yapıyor?
– Bir inşaat şirketinde genel müdür…
– Neler yaparsın boş zamanlarında?
– Kitap okuyorum, İngilizce öğreniyorum…
– Hangi takımı tutuyorsun sen?
– Fenerbahçe…
– Büyüyünce ne olacaksın Serdar?
– Astronot…

Başka bir çocuğa kayıyor gözü…Saçları özenle taralı, giysileri yepyeni…

– Sen, adın?
– Hakan
– Senin baban ne iş yapıyor?
– Bankacı…
– Sen nasıl geçiriyorsun vaktini?
– Babamla ata binerim golf oynarım…
– Sen hangi takımlısın bakalım?
– Galatasaray…
– Ne olacaksın büyüyünce?
– Mühendis…

“Bu kadar yeter” dercesine o çakır gözlü çocuğa veriyor sözü…

– Söyle bakalım çakır, benim adım Mehmet ya seninki?

Çocuk şaşkın, çünkü en sevdiği futbolcunun ismi bu… Ayrıca İstanbul’daki amca hala çocukları hep bahseder maçlardan tribünlerden. Ve o tribündeki bir kahraman Mehmet’ten, nam-ı değer “Optik Başkan”dan… Kanı ısınıyor birden bu öğretmene…

– Adım Metin Tekin Kara…
– Baban ne iş yapıyor Metin?
– Kapıcı…

Sınıfta gülüşmeler… Aldırmıyor Mehmet Hoca…

– Sen neler yaparsın boş zamanlarında Metin?
– Babama yardım ederim genelde, top oynamayı severim ama ayakkabılarım eskiyor…
– Ne olacaksın bakalım büyüyünce?
– Babam önce adam ol dedi öğretmenim…

Gözleri doluyor Mehmet Hoca’nın… Havayı dağıtmak istercesine…

– Hangi takımı tutuyorsun sen peki?
– Takım tutmuyorum öğretmenim…

Şaşırıyor Mehmet Hoca. Zihninden geçiriyor gözlemlerini… İsmi Metin Tekin, ya o boynundaki kaşkol? Peki nasıl takım tutmaz bu çocuk? Şaşılacak şey doğrusu… Üstelemiyor, zaten ders zili de çalmak üzere…

İlk kez gördüğü bu çocukların durumunu bilmek istiyordu Mehmet Hoca. Bir seviye tespit sınavı hazırladı. Karma sorulardan oluşacaktı bu sınav. Öğrencilerinin hangi derslere, nelere eğilimli olduklarını görmek açısından çok olumlu olacaktı. Babası Kemal öğretmen hep yapardı bu testi. Sınavı bitirip çıktı okuldan, evine gitti. Akşam yemeğinin ardından sınav kağıtlarını okumaya koyuldu. Çok ilginç cevaplar vardı gerçekten. Zehir gibi olanlar da vardı öğrencilerin içinde, bilgiye çok aç olan da. Derken olan son kâğıtta oldu. Neredeyse dilini yutacaktı Mehmet Hoca. Bu nasıl bir sınav kağıdıydı?

Soru 1: Birleşik kelimeye örnek veriniz…
Cevap 1: BEŞİKTAŞ
Soru 2: Asal sayılara örnek veriniz…
Cevap 2: 1903
Soru 3: Atatürk’ün kişisel özelliklerinden birini yazınız…
Cevap 3: Mustafa Kemal Atatürk en büyük Beşiktaşlıdır…
Soru 4: Balkan Savaşı’nın önemi nedir?
Cevap 4: Beşiktaşımız Balkan Savaşı’nda şehitler verince kırmızı-beyaz olan renkleri siyah-beyaz olarak değiştirilmiştir…
Soru 5: Ana renkler nelerdir?
Cevap 5: Siyah ve beyaz tüm renklerin çıkış noktasıdır…

Buraya kadar okuyabildi Mehmet Hoca… Metin’in kağıdıydı bu. Ama hani bu çocuk takım tutmuyordu? Ertesi gün okulun merdivenlerinde yakaladı Metin’i, çağırdı yanına…

– Sen bana takım tutmuyorum demiştin değil mi Metin?
– Evet…
– Ama kâğıdın hasta Beşiktaşlı gibi…
– Ben de öyleyim zaten!
– Hani takım tutmuyordun?
– Diğerleri takım tutar, biz Beşiktaş’ı yaşıyoruz. Bizimkisi farklıymış, aşkmış babam öyle dedi…

Bundan sonra daha da çok sevecekti Mehmet Hoca’sı Metin’i. Onun o çakır gözlerinde sanki kendi çocukluğunu görüyordu. Artık her adımını takip eder olmuştu Mehmet’in. Beden dersindeydiler şimdi. Maç yapacaklardı. Herkeste takımının forması Metin’de ise beyaz bir atlet, üzerine Metin’in çocuksu harfleriyle siyah bir BEKO yazısı…

Maç bitmişti ve maçın yıldızı Metin olmuştu attığı gollerle… Maçı okul müdürü de izliyordu. Maç sonu çağırdı Metin’i…

– Aferin çocuk, iyi oynadın!
– Teşekkür ederim.
– Gel seni Galatasaray’a transfer edelim.
– Hayır, olmaz Beşiktaşlıyım ben!
– Olur olur, hem bak forma da alırım ben sana. En kral formadan. 9 numara ha?
– İstemiyorum, Beşiktaşlıyım ben!
– Ama bir forman bile yok!
– Babamın parası yok çünkü…

İşte burada kopuyordu film. Sınıf arkadaşlarının kahkahalarına dayanamadı Metin. Ağladığını kimse görmesin diye uzaklara doğru koşmaya başladı. Tabi Mehmet Hoca da peşinden. En sonunda bir köşebaşına çömeldiler. Hoca nefes nefese, Metin ise hıçkırıklarla doluydu…

– Yok işte formam, yok ama formam olmasa da Beşiktaşlıyım ben, Beşiktaşlıyım!
– Üzülme Metin, aferin sana!

Sarıldı öğretmenine ve devam etti hıçkırmaya… Ne vardı sanki babası zengin olsaydı, ne vardı istediği formayı alabilseydi ona, ne vardı kapıcı değil de diğer babalar gibi genel müdür, avukat, doktor olsaydı!

Mehmet Hoca burada bir ders daha verdi öğrencisine. Maddiyatın önemli olmadığını, babasının ona bulunmaz bir miras olan Beşiktaşlılığı bıraktığını anlattı durdu yol boyu. Evinin kapısından içeri girerken Metin yarın karşılaşacağı sürprizi tahmin bile edemiyordu…

Ertesi gün çıkışa kadar bekleyemedi Mehmet Hoca. Derste, dün Metin’e gülen arkadaşlarının gözleri önünde verdi hediyesini…

Şaşkındı Metin, heyecanla açtı paketi. Açtığında ise kavuşmuştu hayallerine. Mehmet Hoca’sının hediyesi tam da babasının anlattığı meşhur Sarı Fırtına Metin’in forması gibi 11 numaraydı! Armaya baktı bir kez daha. Mehmet Hoca’sının çocukluğuna dair anılarda anlattığı gibi sıkıca tuttu ve öptü armayı. Minnet dolu gözlerle bakıyordu Mehmet Hocasına…

– Teşekkür ederim öğretmenim, çok sağolun!
– Bundan sonra gollerini bu formayla atarsın tamam mı Metin? Attıkça da beni hatırlarsın artık
– Hiç unutmayacağım sizi ve formamı. Beşiktaşlı vefalıdır!

Yine günlerden Cuma olmuş, beden dersi gelmişti Metin’i apayrı bir heyecan sarmıştı şimdi. Yeni formasıyla ilk gollerini sıralamak için bekliyordu sabırsızlıkla…

Maçın başlamasıyla bitmesi bir olmuştu sanki. 5-2 Metin’in takımı kazanırken, Metin tam 3 gol atmıştı yeni formasıyla ve her gol sevincinde Mehmet Hoca’sına koşmuştu Metin! Hele maçtan sonra müdür beyin gözlerinin içine bakarak çektikleri “siyah beyaz” yok mu, işte o ömre bedeldi doğrusu!

Ama bu güzel günler çabuk bitti. Daha mütevazi bir okula yazılacaktı Metin ortaokul için. Zaten Mehmet Hoca’nın da tayini çıkmıştı. Ayrılacaktı Metin çok sevdiği öğretmeninden ama Metin o siyah beyaz formayı unutmayacaktı hiç…

Yıl 2010…

Doktor Metin Bey’in sözü vardı oğluna. Matematik sınavından aldığı güzel notun ödülü olarak maça götürecekti onu. Protokol tribününde locası vardı profesörün ama ufaklık tutturmuştu “ille de kapalı”diye… Haklıydı da, ruh da oradaydı, kaşkollu ağabeyler de…

Güzel gidiyordu maç. Son dakikalara girilmişti ve 3-1 galipti takım. Ufaklık çok mutluydu. “Kartal gol gol”e eşlik edip arkasından da gol gelince daha bir sevinçle sarılmıştı babasına! Arka sıralardan gelen bir ses bütün büyüyü bozdu ufaklık bunları düşünürken. Kapalı ambulans istiyordu. Belli ki biri rahatsızlanmıştı…

Profesör anında sesin geldiği yöne doğru fırladı! Doktor olduğunu anlattı etrafa… Hemen hastanın göğsünü açıp ilk müdahaleyi yaptı. Spazm durmuş görünüyordu ama hastaneye gitmeleri gerekliydi. İhtiyarın yanındaki ufaklık da çok korkmuştu belki ona da bir sakinleştirici iyi gelecekti…

Çalıştığı hastaneye götürdü hemen. Sedyeyle kardiyolojinin acil servisine götürdüler hastayı. Gereken yapıldı ritim normale dönmüş, solunum düzelmişti. Ufaklık da daha iyi gibiydi, ikisi arkadaş olmuşlardı.

Derken açtı gözlerini ihtiyar:

– Neredeyim ben?
– Maçta ufak bir rahatsızlık oldu heyecandan, ben doktorum, şimdi iyisiniz merak edilecek bir durum yok.

Bu çakmak çakmak bakan çakır gözlüyü tanımıştı ihtiyar… Üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ hatırladığı çakır gözlerdi bunlar!

– Hangi takımı tutuyorsun sen bakalım?

Profesör şoktaydı… Beraber maçtan gelmişlerdi hastaneye… Öyleyse neydi bu soru? Derken o bariton sesi hatırladı! Siyahına beyaz diyen sesi!

– Takım tutmuyorum Mehmet Hoca’m! Bizimkisi farklı!

Hasretle sarıldılar eski günleri yad ettiler… Çocuklar pek bir şey anlamamışlardı ama bu iki adamın birbirlerini çok sevdikleri belliydi. Profesör kapıcı babasından oğluna kadar bir çırpıda anlatıverdi geçen zamanı. Hoca ise artık torun torba sahibi olmuştu…

Oğlunu çağırdı yanına profesör:

– Bak oğlum bu amca benim öğretmenimdi hadi öp elini…

İhtiyar da diğer çocuğu çağırdı yanına:

– Bak oğlum bu amca da senin gibiydi ben son gördüğümde. Maşaallah büyümüş doktor olmuş. Sen de doktor olmak istiyordun değil mi?

Sessiz durdu çocuklar. Sessizliği yine profesör bozdu…

– Hadi tanışın çocuklar…

Çocuklar birbirlerine doğru yürüdüler. İlk hamleyi profesörün oğlu yaptı
– Merhaba, ben Mehmet…
– Memnun oldum ben de Metin…

Burası sözün bittiği yerdi işte. İki adam da saklamıyorlardı artık gözyaşlarını…

Metin Hoca doğru öğrenmişti Beşiktaşlılığı…

– Hadi hocam dedi, bir kez daha! Siyahhhhhhhhhhh!
– Beyazzzzzzzzzzzzzzzzzzz!

Yazı Forza’nın, Beşiktaş’ın efsane kalemlerinden Abdullah Doruk Koç’a ait. Forza Beşiktaş Forum’da Ağustos 2008’de paylaşılmıştı.

Buna da bakabilirsiniz

Çok Yaşayacak Cumhuriyet!

Çok şey yazdım, ama yazdığım her şeyi sildim. 94. yılını kutlamaya çalışıyoruz Cumhuriyet’imizin. Çalışıyoruz, çünkü …

Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi belirtmekten çekinmeyin :)